DANISKA

how must i try for you hou houuu!

Mayıs 6, 2009 · Yorum Yapın

Taptım! mükemmel bir video, şarkı da mükemmel. Geçişler harika olmuş. 10 puan, 10 puan, 10 puannnn.

→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized

piccolo mondo

Mart 30, 2009 · Yorum Yapın

malmo

Bu Cumartesi Malmö’ye gittik. Hava günlük güneşlikti şansımıza. Kopenhag’ın merkezinden trene bindiğinizde, yarım saatte, şu yukarda görmüş olduğunuz köprü bağlantısıyla ulaşıyorsunuz bu minik adaya. Garda iner inmez birer şehir haritası edinip, görülesi yerlerine baktık. Önce garın oradan başlayan ve şehrin ana damarını oluşturan trafiğe kapalı caddesini boydan boya gezdik. Bunu yaparken biraz üşüdüğümüzden, içerilerde biryerlerde dolaşmanın uygun olacağını düşünüp design müzesini ziyaret ettik. Minicik bir yerdi, bir fotoğraf sergisi ve 3-5 masa-sandalye designi dışında pek birşey yoktu açıkçası.

img_2604

img_2599

Sokaklarda da şöyle kareler aldık:

img_2623

dsc04667

img_2610

img_2591

Oradan çıkışta, cafelerle çevrili turistik minik bir meydanda, dışardaki masalardan birinde oturup birer bira içme fikriyle hareket ettik. Yürürken, biriyle göz göze geldim. “aaa, tanıyorum ben bunu!” şeklinde bakarken, kendisinde de aynı ifade vardı, daha doğrusu ben kim olduğunu çıkardım hemen ilk şoktan sonra da kendisi bulamadı başta. Benim çok yakın bir dostumun başka bir kadim dostu olan Hakan Vreskala, Norrda grubunun da bir üyesi aynı zamanda. “Aaa?! napıyosun burda?! gezmeye mi geldin? dedi. Çok acelesi varmış, grubun diğer elemanları önden önden otele doğru gidiyorlarmış, onları kaybetmemek için cep telefonunun numarasını verip, “akşam burada konserimiz var, bana mesaj at” deyip fırladı gitti. Bütün bunlar yaklaşık bir 30 saniye sürdü, sahneye birşey anlayamadan tanıklık eden Olivcim Malmö’de bile tanıdık birileiyle karşılaşmamış olmama “e pes doğrusu” dercesine bakıyordu.

Ne acayip dünya, ne acayip hislerim var bazen. İki haftasonudur Malmöye gitmek istiyorduk. Geçen haftasonu Vol beat’in konserine gideceğimiz için ve hava kötü olduğundan vazgeçmiştik. Bu haftasonu da içimde orada bir konsere kalma isteği vardı, çünkü myspace’te geçen hafta gitmiş olsaydık, Malmö yerlisi Fredrik diye güzel bir grubun konserine gitmeye çok heveslenmiştim. O içimde kalan histen olsa gerek, işte karşıma, İsveçte yaşadığını bildiğim tek insan çıkıverdi. Bu olayın enteresanlığına ve dünyanın küçüklüğüne şaşkınlıkla gülerken, oturduğumuz yerin menüsünü açtığımda ne göreyim, cafenin ismi ” piccolo mondo” yani “küçük dünya” .)

dsc04678

Fakat şöyle bir aksaklık oldu, bizim cep telefonu meğer çkmiyormuş Malmö’de. Ayrıca söylediği numarayı da yanlış kaydetmişim, 7 yerine 10 rakam vardı nasıl olduysa! Çözüm olarak, bolca da vaktimiz olduğundan, gara geri dönüp, internete girip, Hakan Vreskala ve Malmö yazarak nerde ne yaptıklarını öğrendik. Afişi kim hazırlamış bilmiyorum ama çok kroydu, ben de korktum saçma sapan birşey zannedip. Sonra grup isimlerini myspace te yazıp bakınca, hoşumuza gitti, gidelim dedik. Nevruz bayramı sebebiyle, Afganistan, İran, Pakistan ve tüm “-tan” larla biten ülkelerin (:P) müziği ve stand-up showları şeklindeydi gece programı. Herkes kahkahalarla gülerken biz mal mal birbirimize baktık, çok saçmaydı, ama çok dikkatli dinleyince bazen anlayabiliyorduk.Özellikle türklerle ilgili şakalar yaparlarken .) Bana göre İsveççe Dancadan kesinlikle hem daha güzel geliyor kulağa hem de daha kolay, keşke isveçte olsaydık…

Şu grup Abjeez diye iki iran asıllı ablanın grubu, sunucu takdim ederken “bee gees” den uyarlama yapmışlar gibisinden bir espiri yaptı isveççe, mesela onu anladım :) aynı zamanda abjeez farsçada bacı demekmiş.

Malesef, fotoğraf makinemin pili tam da Hakanın performansının başında bitti! çok sinir oldum, başta geleneksel bi davul-zurnayla başladılar, sonra 2. parçası çok iyiydi, onu kaydetmek isterdim ama mümkün olmadı malesef. Şu davuluyla gümbür gümbür gelen de işte Hakan.

Gara gittiğimizde kopenhag’a geri dönen treni kıl payı kaçırmışız. Bir sonraki bir saat sonra olunca, garın karşısındaki kazık fransız özentisi bir barda birer bira içtik. Dönüş biletlerimiz sadece geceyarısına kadar geçerli olduğu halde, kontrolcü teyze hiçbirşey söylemeden kontrol edip geçti. Mutlu mutlu yuvamıza geri dönüp, bu yorucu günün ardından pestil gibi uyuduk.

→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , , , , , , , ,

son bir aydır…

Mart 26, 2009 · 2 Yorum

…Neden yazmadım biliyor musun? çünkü iş olaylarına daldım. Bundan 3 hafta önce, ilk kez internetlerde iş bakmaya giriştiğimde çat diye karşıma benim için mükemmellll bir iş ilanı geldi. Ben de çok spontane bir şekilde başvuruda bulundum. Arayıp görüşmeye çağırdılar. Görüşme de harika geçti. Hiç bir iş görüşmesinde kendimi bu kadar rahat ve pozitif hissetmemiştim. Mekan zaten muhteşemdi, bembeyaz bir loft düşün ki camları kemerli, içinde sırf gençler, müzik, muhabbet, herkes laptoplarının karşısında, görüşme odası camekanlı, herşey şeffaf….iş pozisyonu: distribütörlerin dağıtmamız için para ödedikleri trailerları online media ya uaştırmak. Bunun için çok iyi bir sistemleri var, bunu pazarlamak. Fransızcası halikulade birini arıyorlar. İşte zaten ingilizce konuşuluyor. Yani benden iyisi can sağlığı seklinde gittim, o yüzden de iyi geçti. Neredeyse kesin gözüyle bakıyordum. Çünkü patron “bence çok uygunsun, şöyle kendine güvenlisin, böyle enteresan bir başvuru yaptın” filan diye konuştu. Hatta akşamına kutlama bile yaptık yani, o derece emindim. Beklemeye başladım. Sonucu müjdeleyene kadar da bloga yazmayacağım diye düşündüm. Ondan bir hafta sonra, başka bir iş için başka insanlar aradı beni. Bi delicatesse-şarküterimsi mekanında (sahipleri türk) meze vs yapmak için. Geçici olarak gideceğimi, başka bir yerden haber beklediğimi belirterek, evde durmaktan sıkıldığım için, aynı gün orada çalışmaya başladım. Yorucu ama zevkli, şeker insanlar, her ne kadar yoğunluk-stres ve parasızlıkla mücadele ediyor olsalar da bu sıralar, oldukça neşeliler bişekilde. Oraya başladıktan sonra diğer şirkete mail atıp geçici olarak biyerde çalıştığımı ama onlardan hala cevap beklediğimi ilettim. Daha karar vermediklerini ve verdikleri anda bana hber vereceklerini söylediler. Netekim de dün bir mail aldım, beni bu işe almayı düşünmediklerini ama başka bir uygun pozisyon halinde tekrar arayabileceklerini söylemişler…
Ne yalan söyleyeyim yıkım oldu benim için. Bu kadar kesin gözüyle bakıp herkeslere haberler salmamalıydım heralde. Yine bir murphy kuralı. Kesinleşmeden muştulama. neyse, hayat devam ediyor ne yapalım. Her akşam eve kızartma kokularıyla, çatlamış ve yıpranmış ellerle dönmem dışında. Bu hafta son, sonra bırakacağım bu işi. Ama evde oturmaya geri dönme fikri çok korkutuyor. Hem de her ne kadar kendimi “daha ilk bakmamda böyle birşeyle karşılaştığıma göre başka enteresan işler de çıkar illa ki” desem de, bu tesadüfün çok şansa olduğunu düşünmeden edemiyorum. İçten içe de çok sinirleniyorum, sapık gibi sürekli arayp bi cümle patlatıp telefonu kapatasım geliyor yüzlerine: “ulan madem almayacaktınız ne öyle gaza getirdiniz lannn” “benden iyisini nah bulursunuz öküzler!” filan gibi nidalar uçuşuyo kafamda.

Bu haberler doğrultusunda, easter bayramı (nisan başı) için Kaş’a gidip, film için görüşmeler yapmayı düşünüyordum ama dün bulduğumuz astronomik fiyatlı biletler bile uçmuş bu sabah! Yani öyle görünüyor ki tatilde de kalakaldık burada. Hem de hava hala çok soğuk. İlk geldiğimde diyordum ya “üşümüyorum” diye, şimdi donuyorum. o zaman hazırlamıştım kendimi buraya, şimdiyse, bünyemin mart ayı geldiği gibi kendini türkiyede zannetmesi sonucu su-güneş gibi isteklerde bulunmasıyla boğuşuyorum.

Dünden beri, bu kötü haberin etkisinden kurtulamamış olsam da, aslında herşey güzel gidiyor. Her hafta sonu oldukça eğleniyoruz. Her ertesi gün, çektiğim videolara bakıp hayretlere kapılıyorum, gülüyorum…
Mesela, görüşmeden sonraki gece, benim sokaktan bulğum ve üzerini boyamak için tuttuğum soluk renkli tabloyu boyadık 4 arkadaş, birbirimizin suratlarıyla beraber. Sonuç kaotik de olsa, hatırası dolayıysla çok sevdiğim bir parçaya dönüştü.

linye

Şubat sonu Block Party konserine gittik, o da çok keyiflendirdi beni. Ben grubun davulcusuna hiç dikkat etmemiştim. Şirinlik abidesi bişi, o cılız insandan o kadar kuvvetli ritmler nasıl çıkıyor hayret ettim. bir o, bir de vokalist zaten. Basçıyla lead gitarist oldukça silik ve uyuzlardı. Nasıl biraraya gelmişler hayret, hiç tarz olarak filan benzemiyolar birbirlerine sanki.

Geçen haftasonu da, bi grup arkadaşın isteği üzerine, danimarkalı Vol Beat adlı bi grubun konserine gittik. Kapalı stadyumdaydı ve doluydu! Şu şekil:
crowd

Konserden önce, bir fikrimiz olsun diye dinlediğimizde, mekanın teenage lerle dolu olacağını sanmıştım ama hiç de öyle değildi. Eski rockerlar ve hala head bang sporunu sevenler oradaydı. Hatta bunlardan biri de yanımızdaydı. Ben de oldukça deşarj oldum, kendi teenageliime geri döndüm. Size ön gruplar da dahil birkaç video:

Konserden sonra eve dönerken, o günün “ırkçılığa hayır!” günü olduğunu öğrendik bi panodan. Posterde, kafasının üstünde kalp olan skater ne anlama geliyor acaba? herkes kaykaycı olsun, hiç ayrımcılık kalmasın?

skater

→ 2 YorumKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , , , , ,

sözde yiddish

Mart 9, 2009 · Yorum Yapın

Canım benim, ne şirinsin sen bakayım, gel bi yamacıma şöyle hele…Çok eğlenceli adam ya, artık sayesinde, hiçbirşey yapmadığım zamanlarda bacaklarımdaki kıl dönmelerimle uğraşmak yerine, “these are the good old days lalalalaaaalaaalaaaaaa” diye bağrınarak dans ediyorum, sağolsun, ilaç gibi.

→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , , , , , , , , , , , ,

bir kesme tahtasının başına gelenler

Mart 3, 2009 · 3 Yorum

Sonunda yaptığımız bu küçük animasyonu koymayı başardım. Çekmesi ve montajı çok kısa sürdü. Asıl uzun süren, benim bir editing programı bulmam oldu. Neyse, güç oldu ama geç olmadı :)

yorumlarınızı bekliyorum efem…

→ 3 YorumKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

kuyruk teorisi

Şubat 25, 2009 · 2 Yorum

izdiham

Bundan yaklaşık 4 hafta kadar önce, Türkiye konsolosluğunu arayıp pasaportumu değiştirmek istediğimi belirtince, bana randevu için verdikleri uzak tarihten ötürü içimden ” vay be Paris başkonsolosluğunun kabus kuyruklarından sonra ne kadar gelişmiş geliyor kulağa!randevuyla çağırıp hem de bu kadar ileri tarihe randevu verdiklerine göre, herhalde gerçekten tıkır tıkır işlemesini sağladılar” demiştim.  gerçekten de Paris’te konsolosluğa işiniz düşünce, 17. bölgede bulunan  (Parisin en aristokrat ve “makam” bölgesi) mekana yaklaştıkça “neden yol yordam kaygımız bu kadar eksik, neden insanlarının zamanının ve enerjsinin hiç değeri yok? gibilerinden sitemli sorular yükseliyor içimden. Bir sokak boyunca kaldırımlarda bekleşen insanlar…Paristeki başka hiçbir konsolosluk önünde böyle kuyruk göremezsiniz.

Velhasıl, bu sabah saatinden bile önce – sırayı aksatmama  kaygısıyla- konsolosluktan içeri girdim. Benden başka sırada sadece bir kişi vardı ve onun işi görüldüğü esnada birden SİSTEM ÇÖKTÜ. Beklemeye başladık. Ben de bari kitap okuyayım dedim, ve “nüfus” gişesinin tam önünde sandalyeye oturdum. Benden sonra yavaş yavaş bir yığılma oluşmaya başladı, ama o kadar ufak bir alan ki, her giren kendinden önce kimin orda olduğunu beynine kaydedemiyorsa, ya hafızayla ilgili ya da algısal bir sorunu var desem yeridir. Ben de ayaklanayım bari dedim, çünkü belli, sıram kapılacak. Zaten 1,5 saattir beklerken, daha 2 dakka önce gelip “pardon bağyan bişe soracahtım” diye girip gişenin önünü doldurmaya başladı herkes. Bir ara, bi kadın girdi. Evliymiş de, boşanmış da, çocukları olmuş boşandıktan sonra da, sonra kocasıyla birleşmişler de, onlara kimlik mi çıkarttırmak istiyor, pasaportunu mu yeniletmek, kendi kimliğini mi…bir türlü anlayamadık. Hatun herşeyden bihaber, bi kargaşa, geldi en öne girdi…Ben de yanında duruyorum ama sistem düzelmedikçe en önde ben varım demeye gerek duymuyorum. -ne kadar safım-. Biraz sonra başka bi adam geldi, o da kalabalığı yarıp cart diye kağıtlarını gişeye sokuşturmaya çalıştı. Yanımdaki olay kadın, “beyefendi kuyruk var görmüyor musunuz, bekliyoruz” dedi. Adam pardon deyip kenara çekildikten sonra, bana da dönüp” benden önce siz varsınız, siz de buraya gelin de anlayalım” deyince, önce, “ne gerek var işte, madem herkes herşeyin farkında, ona göre davranamıyor muyuz?  diyecek bulunup, sonradan “aksiliğin alemi yok Işıl, en azından kız iyiliğini düşünüyor, ve en azından cevvalliğe gerek kalmayacak” diye sevindim içimden. bir yarım saat daha geçti…O yarım saat içerisinde, bir THY uçağının düştüğü haberi geldi. Tam içimden “sistem kelimesinin belki de türkçe olmamasından, hiçbir sistemi doğru düzgün uygulayamadığımızı düşünmekteydim. Uçağın düştüğünü duyunca neden bilmiyorum, ilk aklıma gelen kaza sebebi, binenlerden birkaçının cep telefonlarını kapatmamış olması fikri oldu. Aslında neden ilk ihtimal bunu düşündüğümü biliyorum ama açıkça söylemek pek hoşuma gitmiyor, kendimi faşizan buluyorum. Hafif üstü kapalı söylemem gerekirse, çevremdeki suratların, benim her yurtdışı-türkiye uçuşumda mutlaka karşılaştığım, sıra kavgası yapan, telefonlarını kapatmayan, gürültülü, tuvalette sigara içen suratlara oldukça benzemesiydi, sanırım ondan böyle bir çağrışım oldu kafamda. Kendime kızıyorum bazen bu tür yargılarımın önüne geçemediğim için .Bu arada bekleşmeye devam ederken, benim çok uzun zamandır aklımda olan sorumu artık sormam gerektiği hissi depreşti içimde:  yeni nüfus cüzdanı çıkarttırırken, Din haznesinde yazanı sildirmek istiyordum. Ama çevremdeki insan topluluğuyla öyle götgöteydim ki, fısıldayabilecek bir durum yoktu, herkes duyacaktı ve çevremdeki topluluk, böyle bir isteği duymaktan hiç de haz edecek bir topluluk değildi. Hatta çıkışta temiz bir dayak yeme ihtimalimin çok yüksek olduğunu düşünüp, bunu bir not kağıdına yazıp memure hanıma vermeyi uygun buldum. Çevremdeki kalabalık merakla bana baktı, memure hanım da. Malesef, Türkiyedeki nüfus müdürlüğüne başvurmam gerekiyormuş, buradan olmuyormuş. Yani tekrar yenileteceğim nufüs kağıdımı kısa bir süre sonra demek oluyor bu! oooofff offf…

Her neyse, biraz sonra, hem düşen uçakla ilgili merakımdan, hem de arkamdaki ayının sürekli arkamdan abanmasına dayanamayıp, az önce  hakkımı savunduğunu sandığım kıza, ” ben iki dakika dışarı çıkıp geliyorum, eğer o esnada sistem geri gelirse siz buyrun geçin önüme, ama gelmezse ben sıramı geri alırım” deyip dışarı çıkıp hem bekleme odasındaki tv de habere bi baktım, hem de bi sigara içip döndüm. Bi baktım kız beni gördüğü halde, hiç oralı değil, en önde göğüsleriyle tamamen gişeyi kapatmaya devam ediyor. Ben de hemen arkasına gelip beklemeye devam ettim. Az sonra gişedeki kadın, “sistem geri geldi” der demez, kız fotoğraflarını ve kimliğini kadına uzattı. “E ama bi dakka ya! dedim, az önce siz demiyor muydunuz sıra var, sıraya girin diye millete, şimdi aynısını nasıl gözümün içine baka baka siz yapıyosunuz?” . “E sen de gitmeseydin!” demez mi gevrek gevrek kaltak!? -cinnet geçirmeme az kaldı, ama ben gerçekten yeterince çakal, cadaloz olamıyorum.Ve adrenalin en çok bu gibi bana “adaletsizlik” yapıldığı anlarda bedenime pompalanıyor, dolayısıyla adrenalin denilen o kahpe hormon yüzünden beynim gerekli kelimeleri üretemiyor. Ve gişedeki memure da bana hiç mi hiç yardımcı olmayıp öteki kaltağın kağıtlarını alıyor. İyice sinirleniyorum. Ama kendimi yatıştırmaya çalışıyorum “boşver ışıl, bu kadına ne diyebilirsin, sadece kendini yıpratıyorsun şuan”. Ve o esnada memureaanım diyo ki, “hanfendi ta 94′te çektirdiğiniz fotoğrafla ben size nasıl çıkartayım yeni kimlik? lütfen gidin fotoğraf çektirin”! dolayısıyla kaltak içeri gitmek zorunda kalıyor, ben de içimin yağları eriyerek  “ilahi adalet işte sana kaltakkkkk! Öyle başörtüsü takmakla olunmuyor Tanrının sevgili kulu” diyorum, ve gişeye ben geçiyorum! Ama o esnada sistem tekrar gidiyor-burda başka bir murphy yasası var tabii, sıra bana gelince hep bi aksilik çıkar!- beklerken kaltak geri geliyor, tabii az önce tartıştığı ben, önde olduğum için, daha fazla gevreklik yapamıyor arkamda bekliyor. Ama fotorafını yine de tepemden uzatmak suretiyle memureye veriyor. Ben bi posta daha sinirleniyorum. Ama yine zaptediyorum kendimi. Çünkü tek isteğim biran önce işimi yapıp gitmek, kimseyle kavga etmek filan istemiyorum!

Neyse, o kaltağın işi az sürdü, peşinden kağıtlarımı verdim, işlemim yapılırken, arkamdaki adamlar da bol bol o kaltağa ve türk milletinin (yani hepimizin) bu yüce gevrekliğine laf atıyorlardı -ki hepsi aynı şeyi ilk geldiklerinde yaptıkları halde bok atabilmeleri çok ironik bir durumdu-, ve o kaltak pasaport gişesine geçip, pasaportunu değiştirmek istediğini söyledi. Ama bu insan müsfeddesi, ne yeterince fotoğraf çektirmiş, ne de yanında yeni pasaport için gerekli bedeli düşünmüş! Yani, gerçekten anlayamıyorum, şimdi bu karı da telefon açıp randevu almadı mı benim yaptığım gibi?! görüşmeler randevuyla diyor her yerde!? Hayır, eğer randevu aldıysa, nasıl oluyor da, ne gibi kağıtların veya kaç fotoğrafın veya kaç paranın gerektiğini bilmiyor?! Bu beyinsizlik değil arkadaşlar, bu başka bi boyut. Bu düşüncesizlik, terbiyesizlik, öngörü yoksunluğu…bunların bir karışımı. Veya kısaca insanlıktan nasibini alamamak da diyebiliriz.

Sistem kelimesi yunanca “syn” yani “ile, birlikte” kelimesiyle, “histemi” yani “duruyorum” un birleşmesinden geliyormuş. “together i stand” yani “birlikte duruyorum”, “birlikte duruş” bir sistemin oluşması demek. Bizde sistemdeki aksaklıklar “birlikte” duramamktan mı kaynaklanıyor? yani mesela böyle kuyruk oluşturup bekleyememekten mesela? Veya birlikte durup düşünememekten “bu insanların kavga etmesine gerek kalmadan işlerini nasıl en verimli şekilde halledebiliriz”i?

Belki orada benim dışımda kimseciklerin sıra bilinci taşımıyor olması, bunun türklerin ortak özelliği olduğunu savunmaya yetmez diyebilirsiniz.  Peki o zaman size, google da bir ” izdiham” bir de “sıra kavgası” kelimelerini yazıp bakın bakalım ne sıklıkta kaç insan ölmüş, neler olmuş türkiyede bu iki tema altında. türkiye dışında genelde “izdiham” ve kuyruk kavgası nerelerde yaşanıyor ona da bir bakın bakalım….Hac, Hindistan…Sonra ingilizce wikipedia’da kuyrukla ilgili sayfaya bakarken, “kuyruk teorisi” diye birşey görebilirsiniz…  Adamların teorisi var bununla ilgili! Bir kuyruk nasıl daha düzgün işleyebilir bunu düşünmek için, bırakın her gişe olan yerde numara verilme olgusunu, bununla ilgili matematiksel teorileri var!!! Böyleyken böyle oluyor işte.

kuyruk1

→ 2 YorumKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , , , , , , , , ,

stop mo

Şubat 21, 2009 · 3 Yorum

Size bir önceki postta bahsettiğim yeni fikrimi yapmak için stop motion tekniği kullanmaya karar verdim. O yüzden dün gidip biraz başlangıç malzemeleri aldım, hamur, kukla vs gibi…Şu tek elimle hamuru yoğurup, diğeriyle fotoğrafları çekerek yaptığım ve yaklaşık 10 dakkamı alan denemeyi görünce “nasıl olcak bu?” demek isteyebilirsiniz bana. Merak etmeyin, daha katetmem gereken çok yol olduğunun farkındayım. Cevap: baby steps. Önce deneme/yanılma şeklinde çalışmalar yapmam lazım. Hemen kafamdaki gibi birşey yapamayacağım kesin!

Bu yukarıdaki videoda maalesef bir ara elim gözüküyor ama o kısmı çıkaramadım, windows movie maker bile beni yarı yolda bıraktı. Montaj yapmama bu bilgisayar izin vermiyor iki senedir. Movie makerda bile! Ama yılmayacağım! Bu gece, teknik olarak kendimizi daha geliştirmek üzere başka bir tane stop motion yapacağız. Movie makerın bir diğer azizliği de, üstüne ses koyamıyorum. Her deneyişimde  cozurdadı. :( Çok da komik bişey var halbuki aklımızda seslendirmeyle yapılabilecek. Artık ses koyamazsam ses balonlarını deniyeceğim ama o kadar komik olmayacak. Umarım o fonksiyon da çuvallamaz. Veya, başka bir freeware indirip onunla deneyeceğim. Laptopu kırmama az kaldı. Kendisini kafa darbeleriyle parçalamayı düşünüyorum. Taksitleri bile yeni bitti bu bok çuvalının. Ve daha şimdiden işe yaramaz bi külüstür olup çıktı! Zennnnnn….olmuyo ya! çok kin doluyum! Her aldığım şey niye bu kadar çabuk bozuluyor anlamıyorum.Hoyrat da kullanmıyorum halbuki!

Size Olympus maceramı anlatmış mıydım? Geçen martta Olympusun su altında 3 m ye kadar girebilen dijital kameralarından almıştım. 6 ay sonra, hem de balayımız esnasında, suyun yüzeyinden fotoğraf çekerken alet iptal oldu. Ve bu başıma gelmeden önce, düşünmüştüm bunu: dedim, bu alet şimdi 3m den derine dalmadan bozulursa, bana kesin teknik serviste, daha derine dalmışsınız diyecekler. İspat da edemeyeceğim! Aynen öyle oldu. Halbuki ben 12 senelik dalgıcım ve sualtında 3 m derine dalıp dalmadığımı bilirim. Öyle birşey olmadı. Daha da fenası, tenik servisi aradığımda, halen garanti kapsamında olmasına rağmen, benden lensin tamiri için 450 ytl istediler, oysa ben makinenin kendisini 350 ytl’ye aldım! Şaka gibiler gerçekten! Aynı gün aldığım nokia cep telefonu da geçen ay mantarladı. Onu da hem cep telefonumu kaybettiğim, hem de ipodum o sıralar bozulduğu için almıştım! gördüğünüz gibi bütün dijital araç-gereçler kullan-at mantığıyla yapılıyor. Nasıl Zen olucam ben bu adaletsiz dünyada? Küfürü bu yüzden seviyorum!

İyi haftasonları böcükler. Seviyorum sizi.

→ 3 YorumKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , ,

sıkıntıdan

Şubat 19, 2009 · Yorum Yapın

superposepix

Size bu kadar yüzeysel şeler anlatmayı hiç sevmiyorum, ama geçen cumadan beri yaşadığım acayip şeyleri şuan blogda harcamak yerine adam gibi kullanmak istiyorum. Tabii bu biraz zaman alacak! -belki 2 yıl, belki 10 yıl kim bilir?-Beni yazı konusunda gaza getiren birkaç arkadaşım ve yine bu hafta sonu başıma gelen “curious case” lerden sonra, pazartesi kitap yazma çalışmaları için araştırmalara başladım…olduça zor olacak. Çünkü dilbilimi yalayıp yutmam gerek! Özellikle de fransızca, hem etimoloji hem semiotik vsvs….Disiplinsizlik de dizboyu!

Gerçi, haftabaşından beri bir ritmle gidiyorum. Sabahları 7′de kalkıyorum. Masanın başına oturup yazmak için kendimi zorluyorum. Aklıma birsürü şey gelmiyor değil, hatta çoook eski yaşadıklarımı bile biraz hafızamı zorlayınca hatırladığımı görüp şaşırdım. Zaten sorun aklıma çok fazla şeyin gelmesi. Kafam çok dağınık. Birşey yazmaya başlarken önce diyorum bu konunun ıcığını cıcığını araştırayım…araştırmaya başlar başlamaz bambaşka yerlere sıçrıyorum. Aynı anda 2 kitap okuyorum, arada videolara bakıyorum, arada birşeyler indiriyorum, maillere cevap veriyorum, photoshopu açıp böyle şeyler yapıyorum filan…olmuyor yani! Bir de en büyük sorun, zihnimin geceleri açılması. Gündüz yazmak çok zor, sabah erken kalkınca bile. Gece herşey uykuya dalınca, birden bende bir yazma isteği ortaya çıkıyor. Ama vampir gibi de geceleri yaşayıp, gündüzleri uyursam, Zeytin’le aramızda ritm uyuşmazlığı olacak. Bir yolunu bulmalıyım….

Off, zaten, bakanlığın destek fonunu da kaçırdım! Haftaya pazartesi son! Mayıstakine başvurabilcem. Aslında çok kötü değil bu ama yine de böyle boş boş oturmak yerine en azından o filmin hazırlığını şimdi aradan çıkarabilseydim de kafamdaki diğer fikre yoğunlaşabilseydim. Diğeri çok güzel, bir romandan alıntı adaptasyon(tabii yazarın telif hakkını verip vermeyeceğini şuan düşünmek bile istemiyorum!) Yalnız, tam animasyona yönelik bir adaptasyon, veya motions graphics, yani kafamda hemen öyle canlandı, ama  CGI cı veya graphic designer olmadığıma göre…benim yapabileceğim bir şeklini bulmam gerek. Düşüne düşün boktur işin offf….

Şu yukardaki bi fotoğraftı, dün gece bizim evin yakınında bir göl var, oraya yürüdük, bütün göl donmuştu. Bayağı keyifli. Bugün de kar yağmaya devam etti.Ben de anlayacağınız üzre, sıkıntıdan arada böyle oyalandım.

yol1

→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , ,

güzel şeyler

Şubat 13, 2009 · Yorum Yapın

guitar

Geçen hafta boyunca blogla ilgilenmemin bir sebebi daha vardı,  gitar aldık! Oliv dandik birşey istedi, ona başlangıç için çakma bir klasik gitar aldık. Ben ise eski tecrubelerime dayanarak bu sefer istediğim soundu yakalayabileceğim bir gitar almanın motive olmam için daha iyi olduğunu düşündüm. yukarda görmüş olduğunuz gitarı aldım.

Çok iş bitiriciyim ya bazen kendime şaşırıyorum! dba.dk denen bir site var, tamamen danca, sahibinden.com tarzı bir site. Evin neredeyse hepsini zaten ordan çözmüştük. Gitarlar için de bir araştırma yapıp iki gitarı da farklı sahiplerden buldum. İş bitiricilik kısmı, telefon ettiğimde iki adamın da ingilizce konuşmuyor olduğu halde, derdimi anlatabilmem ve adreslerini alabilmemde gizli! bazı anahtar kelimelerle işi çözdüm, önce gitar dedim, sonra adres dedim, adamlar adreslerini söylemeye başladıklarında tabii birşey anlayamayacağımdan, (danca fransızcadan bile fena. kelimelerin yazılışlarıyla telaffuzlarının alakası yok ve harflerin çoğunu onlar da yutuyor) öhööö can you please SMS! deyip, ceplerinde çıktığını düşündüğüm numarama adresi sms çekmelerini rica ettim. Amcalar da az çakal değilmiş, anladır hemen ve gereğini yaptılar.

İşte bu nedenden ki, geçen haftamı gitarla haşırneşir geçirdim ekrandan bunalıp. Biraz bisiklet durumuna benziyormuş, pek unutulmuyormuş. Tabi akorların 1-2 si dışında hiçbirinin ismini cismini hatırlamıyordum ama klavyeye hakimiyetim, akor değiştirme esnekliğim ve ritm tutuşum takdire şayandı. Ehi.

Şu an için en basitinden “Wild thing” ve birkaç reggae tonlu parça çalabiliyorum. Youtube’da bi abla buldum, çok sevdim kendisini, ondan ders alıyorum aheah! Sizi youtubla uğraştırmamak için de işte myspace adresi. Bu dread leri olan tombik abla. Çok sevimli. hele konuşması.

Bu arada fotoğraftaki eşyaları farkettiniz mi? iki gün önce yine karşı binanın orda dışarı atılmış 2 tane lamba (ki bize acaip lamba lazımdı) bir de bu dan tarzı kral tahtına benzeyen sandalyeyi buldum! lambaları eve gelip test ettiğimde çalıştıklarını görmek…aman tanrımmm o ne sevinç! Hem de üstüne üstlük kırmızı, minik çekmeceli dolabım la ne de güzel uydular! koltuğun da rengine hasta oldum. Üst kısmına o kadar değil de kolluklarından aşşağası mükemmel, rengi de süper. Bir de hayatımda ilk kez bi bitkim var (şu sağ tarafta uçta gözüken şey). Çok dilemiştim, evimize gelen birisi nolur çiçek getirsin diye. Geçen cumartesi eve ısınma partisi (house warming) yaptık. Erasmus gecesi gibiydi, Çinliden, Hintliye, İskoçtan, İsrailliye, Ruslara, Macarlara, Danlara, Bi de biz fransız ve türkler eklenince baya cümbüş oldu(geceden bir video var ama o kadar saçma dans ediyorum ki koymaya utandım,annem de bakıyo bu bloga!) Tabi her ülkenin alkolü litrelerce aktı! Velhasıl, o gece herkes içki getirmişti. Hayal kırıklığına uğradım. Ertesi sabah kalktığımda Oliv elinde bu bitkiyle geldi, meğer Dan bi arkadaşımız düşünmüş getirmiş! nasıl sevindim nasıl sevindim! sırf o gaz ve sevinçle, baş ağrıma ve miğde bulantıma rağmen temizlik yaptım. sırf o bitki masamda nasıl duracak onu görmek için.Hayret, eskiden öyle çiçek böcek meraklısı değildim. Ama evde yeşillik iyi geliyomuş bünyeye onu farkettim. Yaşayan şeyler güzeldir.öhm.

Eh artık çalışma masası köşem benim için mükemmelliğe yaklaştığına göre, buranın hakkını verip, güzel yazılara ve senaryolara imza atmak lazım gelecek! Güneş de parıldadı bugün. Yüzümü ısıttı burda. kayın-mama mın yılbaşında bize kuzeylere gidiyoruz diye hediye ettiği “luminoterapi” lambasına hiç ihtiyaç duymadım şimdiye kadar, duymam da umarım!

→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized

sözlükten aktarma vol.7

Şubat 12, 2009 · Yorum Yapın

CB063524

“uçak tuvaleti” başlığı altında:

bunlarin cop tenekeleri her daim korkunc kotu dizayn edilmistir, iceri dogru giren bir kapagi vardir ve tuvalet kagidini iceri tikmak istediginizde daha onceden ayni isi yapmis insanlarin boka buladiklari kapagi elinizle itmemek icin turlu maymunluklar yapmak durumunda kalirsiniz. (bkz: boktan durumlar) (bkz: dizayn hatası)

→ yorum bırakKategoriler: Uncategorized
Etiketlendi: , , , , , , ,